Labraunda

Report_2006_eng.html
 

2006 Sezonu

Ön Raporlar

Bu yılki çalışmamız, 25 Haziran ve 22 Haziran arasında dört hafta boyunca sürdü.


Başta proje başkanı, Uppsala Üniversitesi’nden Asistan Profesör Lars Karlsson olmak üzere, yine aynı üniversiteden Jesper Blid, M.A., ve Stockholm Üniversitesi’nden Jenni Hjohlman, PhD, Lovisa Strand, M.A., ve Arkeolog Göksan Keskin bu çalışma zesonundaki ekipte yeraldılar. Ayrıca Uppsala Üniversite’sinden Profesör Pontus Hellström, Göteborg Üniversitesi’nden Mimar Thomas Thieme ve Lund Üniversitesi’nden Asistan Profesör Paavo Roos çalışmalarımıza katıldılar.


Kazı çalışmamıza, ziyaretçi statüsünde Uppsala Üniversite’sinden Ragnar Hedlund ve Bordeaux Üniversitesi’nden (Fransa) Dr. Olivier Henry katıldılar. Son olarak, Türk Kültür Bakanlığını temsilen, Antalya Müzesi’nden Arkeolog Aynur Tosun katıldı.

    Bu yaz Labranda’daki arkeolojik çalışmalarımızı, önceki sezonlarda yapıldığı gibi üç ana başlıkta toplamak mümkündür. Bu çalışmalar: (1) yeni kazı alanlarının açılması, (2) önceki sezonlara ait buluntuların üzerinde inceleme yapılması ve (3) kültürel mirası korumaya yönelik işlerin yapılması ve turizm açısından ören yerinin değerini açık hava müzesi olarak arttırılması olarak özetlenebilir.


   Yeni Kazılar


Labranda’daki antik yapıların çoğunluğu 1948 ve 1960 yılları arasında yapılan kazılar sırasında ortaya çıkarılmasına rağmen, halen alanın tümü tamamen açığa çıkarılmamıştır. Labranda’da 2004’te yeniden başlayan kazı çalışmamızın amaçları arasında, özellikle Bizans Kilisesi ve aynı dönemdeki kazılarda ortaya çıkarılan Doğu Roma Hamamı, iki Andron’un yeniden incelenmesi ve çalışılmasının yanısıra, alanın çevresindeki diğer arkeolojik kalıntılar ve eski mezarlar, sur duvarları ve kuleler gibi alanların çalışılması da hedeflenmiştir. Doğu Stoa’nın bir kısmı 1988-1991 arasında kazılmıştı, fakat bu yılki çalışmamız sırasında çevresi düzenlenmiştir.


Bizans Kilisesi (Jesper Blid tarafından sunulan rapordan alıntılanmıştır)


Bizans Kilisesi, civarda kazısı yapılmış nadir kiliselerden biridir ve antik Karia’daki Hıristiyanların mimari geleneklerinin gelişimini ve Hıristiyanlığın nasıl yayıldığını anlamamız açısından çok önemlidir. Kilise, geçen bahard döneminde, Uppsala Üniversitesi’nde Jesper Blid tarafından bir yüksek lisans tezi olarak incelenmiş ve sunulmuştur. Bu çalışmadan çıkan arkeolojik sorular ve yorumlar, bu sene bu kilisedeki araştırmaların kaynağını oluşturmuştur. Sorularımız, özellikle apsisin görünüşüne bağlı olarak kilisenin özgün mimari yapısının incelenmesi ile ilgiliydi. Örneğin, taban mozaiği, sunak ve synthronon gibi ana apsise yerleştirilen ve rahiplerin oturması için yarım daire biçimli basamakların asıl kilise planında yeralıp almadığı yanıtlamak istediğimiz sorular arasında ilk sıradaydı. Bunun haricinde, ana sahının (nef) yapısında, yan neflerden ne tip bir mimari elemanla ayrıldığı (sütun v.b. gibi) konusunda bir kararsızlık vardı. Daha önceki yapı katına ait kalıntıların ve bulguların ayrıca araştırılması gerekmekteydi. Son olarak, Kilise ve Roma Hamamı arasındaki ilişkinin kesin bir şekilde araştırılması zorunluydu.



1a Numaralı Açma


Apsisdeki kazılar 1a numaralı açmada 2005’te başladı. Zeminin altındaki birkaç mermer plakayla beraber, cam vazo parçaları ve pencere cam parçaları bulundu. Bunun yanında mezara benzeyen bir yapı da bulunmuştur. Buradaki kazıda Ragnar Hedlund tarafından M.S 280’lere tarihlenen ve Probus veya Aurelian’ın dönemine ait olabileceği düşünülen üstünde SOL INVICTUS
yazılı (Latince, "fethedilmemiş güneş" anlamında) bir sikke saptanmıştır.


1a açmasındaki kazılar bitimindeki genel durum


2006 yazı boyunca apsis yapısını daha iyi inceleyebilmek için açılan açma genişletildi. Taban seviyesinde yapılan kazılardan mermer veya mozaik tabanı desteklemek için kullandıldığı düşünülen küçük taşlardan oluşan bir taban saptanmıştır. Fakat mermer ve mozaik tabana ait bunun haricinde herhangi bir iz bulunamamıştır. Bu ustaca yapılan mermer veya mozayik tabanın çok renkli mermerlerden oluşmuş olabileceğini ve uzun yıllar önce yağmalanmış ve tahrip edilmiş olacağını düşünüyoruz. Mermer tabanı destekleyen taşları kaldırdığımızda duvar sıvası ve fresk parçalarıyla dolu ince beyaz bir tabakaya ulaştık. Fresk parçalarınının çok küçük ve kırılgan olması nedeniyle bu tabakanın kazılması çok zor olmuştur.


    Parçaların küçüklüğü nedeniyle her ne kadar onarılması güç olsa da, parçaları en az zarar görebilecekleri şekilde toplamak için elimizden geleni yaptık. Buradakı kazılardan yaklaşık yüz parça toplamak mümkün olmuştur. Bütün parçalar dikkatlice temizlendi, renklerine göre sınıflandırıldı ve depolarımıza konuldu. Çalışmalarımız sırasında farkettik ki, fresk parçaları iki ayrı tabakadan oluşmaktadır. Altta kalan kat Pompey kırmızısı, turuncuya yakın sarı ve siyah gibi tipik Roma imparatorluk
dönemi renklerinden oluşmaktadır. Freskonun üst yüzeyindeki bezemeler ise açık bir rengin ince tonlarıyla boyanmıştır. İki ayrı katlı freskle bezenmiş bu parçaların alt katındaki desenler, Pompey şehrinde yapılan kazılarda çıkanlara çok benzemektedir. Altta kalan bezemeli fresk parçalarının Roma Hamamı’nın ilk yapım aşamalarına denk düştüğünü ve bir yazıt sayesinde yapının M.S. 1. yüzyıla tarihlendiğini eklemeliyiz. Üstte yeralan parçalar da M.S 2. veya 3. yüzyıla ait olmalıdır.

1a açmasından gelen antik bir bardak ve pencere camı


Tabanın altında ve harcın içinde alçı sıvanın neden kullanıldığı ise belirsizliğini korumaktadır. Kilise M.S 4. yüzyılın sonlarında veya 5. yüzyılın başlarında inşa edildiği sırada, bu harçlı ve sıvalı parçaların, Roma Hamamı’nın duvar sıvasından alınarak kilisede kullanılan harcı güçlendirmek için kullanıldığını söylemek mümkündür. Yani harcı yeniden yapmak yerine devşirme mimari malzemenin kullanılmasına paralel olarak, Hıristiyanlık öncesi binalarla dolu bir şehirde olduğu kadar Hıristiyan nüfus tarafından yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Kazılarımızda, ayrıca kilisenin temel seviyesini bulmayı amaçladık. Ancak, açılacak alanda fresk parçalarının yoğun olması ve bu parçaları toplamanın uzun zaman alacağını anladığımız için bu işi gelecek yıla bırakma kararı aldık.



2 Numaralı Açma


    Bu açmayı, kilisenin ana sahınını (nef) yan sahınlardan ayıran mimari elemanın hangı tipte olduğunu anlamak ve önceki yapı evrelerini anlamak için açtık. Blid tarafından yazılan yüksek lisans tezinde binanın içerden desteğe sahip olmadığından bahsedilmektedir. Bu yaz yaptığımız kazılar bu varsayımı destekledi. Araştırmalarımız gösterdi ki, kilise yan duvarlara bağlı olarak inşa edilmiş payanda ayakların üstüne oturtulan bir çatıya sahipti. Bu açmadaki çalışmalar gösterdi ki kilisenin nefi ile apsis eş zamanlı olarak inşa edilmiştir. Mermer kaplama taşlarının altında cocciopesto (İtalyanca, suya dayanaklı
kireç ve kırık çanak çömlek parçalarının karışımından oluşan ince kırmızı bir sıva tabakası) ile kaplandığı saptanmıştır. Bu tabakada ayrıca çok sayıda çömlek ortaya çıkarıldı. Cocciopesto tabakasının altında, apsisdeki taşlara benzer, fakat daha küçük, gnayslar ile döşeli yaklaşık (15sm. kalınlığında kadar) bir tabaka bulunmuştur. Bu taşlarında bir önceki açmada bahsettiğimiz gibi mermer tabanı desteklemek için yapılan bir seviyeleme ve zemin düzleştirme olarak düşünülebilir.


Sadece açmanın doğu yarısı kazıldı. Tabakaların sırası: önce mermer – gnays taşları -

cocciopesto harcı – beyaz harc tabaka ve son olarak kayalık zemin.


Ayrıca taşlar birbirinden ayrı uzun ve düzenli sıralar halinde, kilisenin nefini dik açı ile kesmektedir. Taşların her bir sırasının Roma döneminde tuğlalı yer kaplaması işlerinde sürülen harcın kurumasına zaman tanımak için işin bırakılması ve bu noktanın bir sonraki gün başlanan nokta ile farklılık göstermesiyle bir günlük çalışmayı gösterdiğini söylemek mümkün olabilir. Kilisenin tabanındaki bu taş parçaları üste yerlestirilen mermer kaplama taşlarıyla tam bir uyum sağlamaktadır. Mermer kaplama taşların altına bu taş parçaları yerleştirilerek tabanın deprem v.b. gibi baskı etkenleriyle tahrip olmasını engellenmesi amaçlanmıştır. Yüzeyde yeralan taş bantlarının kalınlığı kaplama taşların genişliğine eşit olması, ayrıca tabanı güçlendirmeye yaramaktadır. Iasos yakınlarında M.S 2. yüzyıldan kalma İmparatorluk dönemine ait kutsal ibadet mekanı da benzer bir düzenlemeye sahipti. Labranda’daki yapı da korunmuş taşların üstünde çok iyi kalite ve pahalı mermer bir tabana sahip olmalıydı. Çünkü, Labranda’daki kilisenin tabanı çok sofistike bir inşa tekniği sergilemektedir, görünüşe göre Roma mimarisinden esintiler taşımaktadır.


    Böylece kilise inşa edildiğinde, Roma mimarlık tekniklerinin hala varolduğunuz söyleyebiliriz. Daha da önemlisi, kilisenin tabanının kazısında saptadığımız küçük ayrıntılardaki mimari yaratıcılık bu yapıya hayran kalmamızı sağladı. 2 Numaralı açmadaki taşların altındaki beyaz harç aynen 1 numaralı açmadaki gibi kabartma ve
fresk parçaları içeriyordu, ama sayıca daha azdı. Bu beyaz sıva yüzeyin altında kayalık zemine ulaştık ve nee yazık ki, kilisenin daha önceki yapı evrelerine ait herhangi bir iz bulmamız mümkün olmadı. Bu açmada kazı sayesinde kilisenin nefinde tek yapı evresi olduğunu saptadık.


2 numaralı açmadaki mermer ve gnays taşlar kaldırılmadan hemen könce numaralandırıldı


    Mermer kaplama tabanın kazılması sezonun en zorlu işlerinden biri olmustur. Yukarıda söylendiği gibi kilisenin apsisindeki mermer kaplama taşlar önceki yılarda çalınmış olmasına rağmen ana nefındekiler özgün hallerinde tam olarak bulunuyordu. Ancak, bu mermer kaplama taşlar farklı büyüklüklerde oldukları için bir açma boyutunda açılarak kaldırılması yerine bütün parçalar halinde tahrip edilmeden kaldırılmasına karar verildi. Fakat, bir çok yerde daha önceden mermer kaplama taşları kırıldığı için bu detay bir soruna dönüşmedi. Öncelikli olarak bahsedilen taşlar kazı alanında toplandı. Ardından gelecekte özgün taban planının yeniden yapılandırılmasının istenmesi olasılığına karşın her bir parça özgün yerleşim planına bağlı olarak numaralandırıldı, ve fotografları çekildi. Son olarak bu parçalar depoya kaldırıldı. Bir arkeolog, arkeolojik aktiviteden bahsederken, arkeologlar, her kazdıkları tabaka ile bir üstteki yüzeyi tahrip ettikleri için “arkeoloji, bir anlamda tahrip etmektir” demiştir. İleride yeni bir araştırmacı, tahrip edilmiş yapıların orjinal görünümlerinin mümkün olduğunca eski ve özgün durumuna getirmek isteyebileceğinden, tahrip olan tabandaki bilgileri en iyi şekilde korumak için önlemler almak zorundayız. Bu sorumluluk ilkesi ile Labranda’da çalışmalarımızı sürdürüyoruz.


3 Numaralı Açma


    Kilisenin güney duvarındaki büyük kapı daha önceki kazılarda ortaya çıkarılmamış bir odaya açılıyor. Blid’in işaret ettiği gibi kilisenin hemen güneyinde bir Roma hamamı vardır ve güney duvar, hamam binasının yeniden kullanılmış duvarıdır. Bu odanın işlevi için vaftizhane önerisini getirmiş olmakla beraber, kilise ve bu duvar arasında bir kapı olduğu için bu odanın işlevinin tam olarak kesinleştirilemediğini söylemeliyiz.


3 numaralı açmadaki taban mozaik parçaları


3 numaralı açma, kapının hemen güneyinden kilisenin içine doğru açılmıştır. Bahsettiğimiz oda, Roma hamamından düşen malzemelerle doldurulduğu için bu açma bu yılki kazılarda açılanların en büyüğü oldu. Burada sürdürdüğümüz kazılarda büyük ölçüde çatı tuğlaları ve duvar kiremitleri, pişmiş topraktan yapılma su boruları, çanak, çömlek, ayrıca bir mozaik tabana ait bazı parçaları ile ve iki sütun kaidesi ortaya çıkardık. Bunun haricinde, Roma çimentosu ve harcıile kaplanmış çok sayıda bir amfora kulpu bulundu. Bu parçalar, Roma hamamının ya da kilisenin tonozlarının harcında destek işlevi görüyor olmalıydı. 3 numaralı açmadaki kazılarda kilisenin taban seviyesine kadar inildi. Burada duvara harç yardımıyla rapt edilmiş delikli tuğlalara rastladık. Bunlar sıcak havanın zeminden başlayarak duvarların arasında dolaşmasına izin veren yer altı ısıtma sisteminin parçaları olmalıydılar .


3 numaralı açmadan Yunan isgrafitolu çatı kiremiti


3 numaralı açmada kazı çalışmamızı yarıda kesilmek zorunda kaldık; çünkü büyük ve kiliseden daha geç döneme ait bir yapı, bu bölgedeki kazılmamış toprağın en üstünde durmaktaydı. Gelecek yıl ağırlık olarak antik mermer parçalarından inşa edilmiş bu yapıyı parçalarına ayırarak yerinden kaldırmak istiyoruz. Bu yapının kaldırılması, Roma hamamı ve kilise arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için büyük bir öneme sahiptir. Bu bölgeden gelecek yıl kesinlikle ilginç ve aydınlatıcı sonuçlar gelecektir. Bu kazıda çıkartılanlar arasında üstünde Yunanca isgrafito ile ΣΩ[...] ΕΥ[...] (Resim 15) yazılmış bir çatı tuğlası bulunmaktadır.





Kazılmış Malzemeler Üzerine Araştırma



Doğu Stoa (Lovisa Strand’un raporundan alıntılanmıştır)


    Doğu Stoa’nın bir kısmı 1988-1991 yılları arasında yapılan kazılar sırasında kazılmıştır. Bu kazılardan elde edilen büyük ölçüde çanak çömlek ve ayrıca kemik, metal, yanmış odun ve cam olarak gruplanan buluntular depoda muhafaza
edilmektedir.


Lovisa Strand ve Jenni Hjohlman tarafından çalışılıp çizilen çanak çömlek


Lovisa Strand, 2005 yılında çanak çömleklerin incelenme çalışmasını başlatmıştır. 2006 yılında Jenni Hjohlman’ın yardımları ile, daha alttaki kazı tabakalarından çıkarılan malzemeleri içeren 10 kutu çanak çömleğin envanteri yapılmıştır (Resim16). Malzemelerin belgeleme ve kataloglama işlemleri, çizim ve fotograflar ile birlikte renklerin ve seramik tipi ve çömlekçi kilinin analizini de içermektedir. Ayrıca kapların biçim ve diğer karakteristik özellikleri ve desenleri ve bezemeleri de tanımlanıp sınıflandırıldı (Resim17). Bu sezon çalışmasında, 209 çanak çömlek çizimi ve bir katalog üretimi ile sonuçlandı. Kazılar sırasında çıkan seramiklerin dökümantasyon ve kataloglandırması, daha sonra yapılacak bir iş olan çanak çömlekleri diğer kazı alanlarında-mesela Halikarnassos- seramik yayınları ile karşılaştırma bakımından önemli araçtır. Malzeme oldukça homojen olduğundan dolayı ayrıca Yunanistan, Kuzey Afrika ve Akdeniz’in Doğu sahilindeki ülkelerden alınacak benzer bağlamlarla karşılaştırmak önemlidir.


    Çanak çömlekler bütün arkeolojik kazılarda en iyi tarihlendirme aracıdır ve bu yıl ki analizler gösteriyor ki, Labranda’daki Stoa, Geç Klasik dönemden (M.Ö. 4.yy) Geç Roma dönemine (M.S. 6.- 7.yy) kadar olan sürede kullanılmıştır. Doğu Stoa’nın M.Ö. 4.yy’a ait olduğu çanak çömlekler ve Hekatomnid bina teknikleri ile desteklenmektedir. Stoa’da bulunan çanak çömlekler, kronolojik olarak geniş bir yelpazeden gelmektedir ve bu da açıkça göstermektedir ki bu bölge sadece antik çağlarda değil daha yakın çağlarda da yoğun olarak kullanılmıştır. Daha önceki kazılar sırasında kutsal alanda bir kaç tane kireçtaşı fırını bulunmuş ve bunlardan bir tanesi Doğu Stoa’nın içine yapılmıştır. Ayrıca Labranda, şehrin çevresine bir çok küçük taş evler inşa eden Kargıcak halkı tarafından yazları yayla olarak olarak kullanılmıştır. Bu nedenle arkeolojik katmanlardan gelen seramik malzeme günümüz malzemeleri ile karıştırmıştır. Geç Klasik/Hellenistik döneme ait en erken çanak çömlekler, Stoa’nın yapıldığı zamana denk düşmektedir. M.S. 1. ve 2. yüzyıllardan Erken Hristiyanlık dönemine kadar geçen zaman dilimine tarihlenen çanak çömleklerin bulunması gösteriyorki bu bina Klasik dönemden Erken Hıristiyanlık dönemine
kadar devamlı olarak aktiviteler için kullanıldı.


Doğu Stoa’dan çanak çömlek parçaları


    Geç Klasik dönem/Hellenistik çanak çömlekler katalogtaki malzemelerin %30’unu temsil ederken, Roma çanak çömlekleri %70’ini oluşturmaktadır. Bu nedenle Roma dönemine ait malzemeler M.S 1. yüzyıldan itibaren bu kutsal yerin kullanımını kanıtlamaktadır. Geç Klasik dönemin muhteşem Hekatomnid evresinden sonraki bu yeni verimli dönemin etkileri, kutsal alanın diğer binalarında araştırılabilir. Labranda’daki bir çok bina Roma döneminde kuruldu ya da yeniden inşa edildi. Geç Klasik dönem buluntuların oldukça az olması gösteriyor ki Roma İmparatorluğu’nun şehirdeki varlığı çok önemli olduğunu göstermektedir. Buradan Labranda’nın Roma döneminde hem Roma hem de Karia bölgesi için önemli bir kutsal mekan olduğu sonucunu çıkarabiliriz.


    Hem Geç Klasik dönem ve Hellenistik hem de Roma imparatorluğuna ait çanak çömlekler, büyük ölçüde içki kapları, büyük ve küçük kaseler, tabaklar ve şölen sırasında kullanılan diğer kaplardan oluşmaktadır. Bulunan bu seramikler Doğu Stoa’nın kline (Yunanca, antik dönemlerde resmi yemeklerde kullanılan kanepeler) ile döşenmiş odaları ile bir şölen yeri olduğu yorumunu destekliyor. Doğu Stoa’nın bu işlevi gösteriyor ki Labranda’daki farklı tipteki binalar dinsel yemekler için kullanılmaktaydı. Doğu Stoa, biraz daha alt tabakadan gelenlerin kullanımına açık olabilecekken Andron’lar yüksek tabaka tarafından kullanılıyordu. Yemek hazırlamak için kullanılan kapların ve mutfak gereçlerinin bulunmayışı ve az sayıda kırılmış amfora parçaları, dini yemeklerin hazırlanışı ve saklanması işinin, Stoa içinde yapılmadığına işaret eder. Çanak çömleklerin yakından incelenmesi bu maddelerin hangi sıklıkta yerel ve bölgesel olarak üretildiğini ve dışarıdan ne kadar önemi olduğunu söyleyecektir. Bu bize eski geleneklerin mekanizmasını içeren bilgileri ve üretim merkezlerinin nerede bulunduğunu gösteren ipuçları verecektir.



Sur Duvarları


    Labranda’nın eski kutsal yeri M.Ö. 4. yy ve Hellenistik dönem boyunca Karia topraklarındaki en önemli ibadet yeriydi. Bu statü, değerli eşyalardan oluşan büyük hazinelerin Tanrı’ya bağışlanmasıyla ve bölgede bulduğumuz bağımsız duran kulelerin ve savunma surlarının yapısından yola çıkarak bu dönemde bölgenin bütün yöneticileri tarafından kutsal bölgenin savunulmasına önem verilmesiyle temsil edilmiştir.


Tepesar Kalesinden tapınağa ve Akropolis üzerindeki kaleye doğru bir görünüm


Bu surlar hem kutsal bölgenin çevresinde hem de Mylasa tarafından gelen Kutsal Yol’u izleyen güney batıdaki çıkıntılı tepeler boyunca yer almaktadır. 1960 yılında İsveçli kazı çalışanları Tepesar Kalesindeki hisarı ve Akropolis kalesinin belgelendirme çalışmalarını başlatmış ancak bu proje yarım bırakılmıştır. Labranda’daki yeniden başlayan çalışmamızın en önemli kısımlarından birini bu savunma ve sur duvarı noktalarını saptamak, bu noktaları çizimler ile saptamak bütün fotoğrafını çekmekti. Bu çalışmamızın iki sebebi vardı: İlk olarak, ilerisi için surların ve kulelerin muhafazasını garanti altına alacak şekilde belgelenmelerini sağlamak, ikinci olarak da bu belgelendirme ile surların ve kulelerin, kutsal alanla olan işlevini ve yerel gündem ve hayattaki rolünü anlayacağımızı düşünmekteyiz.


    Akropolis Kalesi dokuz kuleye sahiptir ve bu yapı bütününe ait mimari elemanlar ölçüldü, tamamının 2005 yılında çizimi yapıldı. Geçen sene, kutsal alanın altında ayakta duran beş yeni kule daha keşfettik. Daha sonra bu kale ve kuleler bütün bölümleriyle genel plan üzerine işaretlendi. Bu yapıların detaylı çizimlerine 2006 yılında başladık. Batıdan arkeolojik alana doğru yeralan kulelerin adları sırasıyla: Burgaz Kale, Tepesar Kalesi, Ucalan Kulesi, Kepez Kulesi ve Harap Kulesi’dir. Açıkcası bu istihkamlar aynı savunma sistemine
ait parçalar olmalıdır: Burgaz dışındaki bütün kaleler, akropolisdeki büyük kaleye doğru açık bir görüş açısına sahiptir ve ayrıca kaleler arasında da açık görüş mevcuttur. Batıdaki Burgaz kalesine konuşlandırılan askerler Tepesar Kalesindeki askerlerle görüş mesafesine sahiptir. Aynı şekilde Tepesar Kalesinden diğer bütün kale ve kuleleri görebilirsiniz.


Dört oda ile bölümlenmiş Tepesar Kalesindeki Hisarın iç görüntüsü


Ayrıca Kepez ve Harap gibi doğuda ve Labranda’nın aşağısındaki kulelerden de Tepesar ve Akropolis Kalelerine doğru açık görüş mevcuttur. Bu sayede, Labranda’daki kutsal alan kalelerden gelen çan sesi ile korunuyordu. Bu hisarlar kutsal alandaki değerli hediyelere yönelik hırsızlıkları önlemek için değil; büyük kara ordusu askerlerini gizlemek için inşa edildi; çünkü Hellenistik dönemde Anadolu’nun iç bölümündeki dağlar ile sahil şeridi arasında kalan sınır bölgesini kontrol altına almak çok önemliydi.


    2006 süresince, işçilerimizin yardımıyla Burgaz’daki Ucalan, Kepez ve Tepesar kulelerini atıklardan ve molozdan arındırarak temizlemeyi başardık. Bu kuleler daha önce hiç temizlenmemiş; dikenli çalılar, çam ağaçları ve kurumuş ağaç dalları ile örtülmüştü. Bu noktada esaslı bir temizlik projenin esasını oluşturmaktadır. Bu temizliğin ardından, proje başkanı Lars Karlsson ve Göksan Keskin tarafından bu yapılar ölçüldü ve bu sayede Burgaz’daki kalelerin, Tepesar, Ucalan ve Kepez’in asıl durum planlarının ortaya çıkarılmasına katkı sağladı. Ucalan Kulesi tapınağa 800 metre uzaklığıyla en yakın olanı ve hemen kutsal yolun yukarısında yer alan kuledir. Bu noktadan askerler istenmeyen ziyaretçileri durdurabiliyorlardı. Kule dikdörtgen biçiminde, doğu ve batı doğrultusunda 8.80 ve 9.40 metre; kuzey ve güneydoğrultusunda 6.90 ve 7.10 metre olarak ölçülmüştür. Kule bir duvarla ik odaya bölünmüş ve bu odalar gizli bir kapı aracılığıyla birbirine bağlanmıştır.


    Kepez kulesi, tapınağın 1300 metre güneybatısında bulunan diğer kuledir, neredeyse büyüklüğü Üçalan ile aynı olan, bir kenarı 6.95 metre uzunluğunda kare binadan ibarettir. Daha sonra sağlam bölme duvarlarla dört iç odaya bölünmüş, bağımsız
ayakta duran kulesiyle Tepesar Kalesi gelir. Kalenin duvarları 11.40 x 11.65 ölçülerindedir ve kale Labranda’nın 900 metre güneybatısında bulunmaktadır. Tepesarın güneybatısındaki Burgaz, diğerleri arasında en büyük olanıdır ve bu özelliği itibariyle bir kaleye benzemektedir.


Güneybatıdan Burgaz Kalesi


Labranda’dan 3000 metre uzaklığında ve bir avlu ile birleştirilmiş dikdörtgen biçiminde iki binadan oluşmaktadır (Resim 22). Doğu tarafındaki dikdörtgen biçimli bina 18.8 x 7.45 boyutlarında ve üç odadan oluşmaktadır. Giriş odasının her iki tarafında iki mancınık kulesi mevcuttur. Güneybatıda 7.45 x 7.7 boyutlarında bir başka mancınık kulesi vardır. Bu kuleyle batı tarafı boyunca bağlantılı bina içerisinde 15.10 x 6.20 boyutlarında üç oda mevcuttur ve bu binanın duvarları 0.70 metre kalınlığı ile daha az dayanıklıdır.


Burgaz Kalesinde istihkam ön hazırlık planının restoresi


Buna karşın normal duvarlar yaygın olarak 1.25 metredir. Batı tarafındaki bu üç oda muhtemelen bu hisarda görevlendirilmiş askerler için kışla hizmeti vermektedir. Kuzeydoğu, güneydoğu ve güneybatıda bulunan kare biçimindeki odalar, bu gelişmiş tasarımın savunma kuleleridir ve hepsi yaklaşık 7.45 x 7.7 metre boyutlarındadır. Dikdörtgen binalar arasındaki avlunun ölçümleri 12 x 8.5 metredir. Harap denilen son kule ise Labranda’nın 3060 metre güneybatısında bulunuyor ki bu kulenin ölçümleri ve çizimleri 2007’de yapılacaktır.


    Savunma surları aynı teknikle inşa edilmemiştir. Burgaz ve Tepesar bu grup içerisinde en sağlam olanlarıdır ve bazen kullanılan bloklar üç metre uzunluğunu aşmaktadır. Duvarlar öyle bir şekilde inşa edilmiştir ki, bir çok tuğla dizisi veya kenet taşı duvarların gidişatına dikey biçimde döşenmiş, duvarın tüm kalınlığına denk olan taş bloklar yerleştirilmiştir. Bir diğer önemli nokta da bu tuğla dizilerinin ve kenet taşlarının duvar yüzeyindeki çıkıntılarının yaklaşık 5-10 sm kadar olmasıdır. Taş bloklar genel olarak kaba işlenmiş ve taşların kenarını çerçeveleyecek şekilde boydan boya düz çentikler bırakılmıştır. Burgaz’ın hisarları ve Tepesar, akropolis üzerindeki kaleye göre daha sofistike bir inşa tekniği ile yapılmışlardır ve daha fazla sayıda kenet taşı içermektedirler. Üçalan ve Kepez kulelerinde kullanılan bloklar taş yapı değil ama çokkenarlı biçimlere sahiptir. Taş blokların daha küçük boyutta olanları da vardır.


    İlginç olan şey şu ki, Kepez Kule’sinin iyi korunmuş olan, birbiri üstünde tasarlanmış köşe blokları ahşap kulübülerdeki çentilmiş ağaç kütüklerine benzemektedir.


Çıkıntılı köşe kulelerine sahip Kepez Kulesinin güneydoğu köşesi


Bu Hellenistik dönemin özelliklerinden biridir; Samothrace’ın şehir duvarları ve Bargylia yakınındaki geniş taraçada da benzer özellikler görülebilir. Bu istihkamların tarihlerinin saptanışı pek kesin olmamakla birlikte bulgulardan yola çıkarak yapıların kronolojik dizilişini şu şekilde gösterebiliriz: İlk inşa edilen Akropolis üzerindeki kaleydi. Sonra onlar Tepesar’ın hisarlarını ve Burgaz’ı inşa ettiler, son olarak da Ucalan ve Kepez’deki kuleler inşa edildi. Burgazda pithoi’nin iki kenar parçası keşfedildi ve bu parçalar büyük bir olasılıkla güçlü su sarsıntılarına dayanacak güçteydiler. Burgaz kalesi içindeki kazılar, kalenin kullanılışı ve hatta malzemelerin tarihini saptayacak kadar ilginç kanıtlar ortaya çıkaracağını düşünmekteyiz. Biz 2007’den daha ileri bir tarihte bu kaleyi araştırmayı planlıyoruz.


    Anlaşılıyor ki Tepesar ve Burgaz’daki büyük hisarlar daimi garnizonun askerlerini barındırıyordu. Büyük olasılıkla Burgaz’da bütün bölük, Tepesar’da bir müfreze, Ucalan ve Kepez kulelerinde de 6-8 kişilik gruplar bulunuyordu. Karargahın, dokuz kulesiyle birlikte Akropolis üzerindeki büyük kalede bulunduğu düşünülebilir. Akropolis Kalesi, anlaşılabilen kalıntılarıyla büyük olasılıkla kışla olarak kullanılan bir iç hisara sahip. Burada, Labranda bölgesinin savunmasıyla görevlendirilmiş taburun dinlenme yeri olabilirdi.


Andron’lar ve Mezarlar


    Profesör Pontus Hellström ve Mimar Thomas Thieme, ziyafet salonundaki iki mermer blok üzerinde çalıştılar ve çizimlerini yaptılar. Bu mermer bloklar Idrieus tarafından yaptırılan Andron A, Maussollos tarafından yaptırılan Andron B M.Ö. 4. yüzyılın ikinci ve üçüncü çeyreğine tarihlenebilir. Hellström ve Thieme Labranda’daki en ilginç ve alışılmışın dışında olan bu iki yapıyı son yayımına hazırlıyorlar. Zeus Labraundos için hazırlanan şenlikler törensel yemekleri içeriyordu, çok önemli misafirler ve kralın soyundan gelen aileler bu Andron’ların içindeki masalarda ağırlanırladı. Bu şekilde iyi korunmuş muazzam şölen salonları başka klasik tapınaklarda bulunmamaktadır. Hellström bu proje boyunca aynı zamanda Labranda’da in-situ korunmuş yazıtların envanterini çıkardı. 1970’lerde Türk uzmanlar yazıtların büyük bir kısmı çoğunun dökümantasyon ya da kayıtları tam olarak yapılmaksızın Bodrum’daki müzeye taşıdılar. Biz şu an hem Bodrum’da hem Labranda’da bulunan yazılı parçaları biraraya toplamaya çabalıyoruz.


Olivier Henry Labranda’dadaki Karia mezarları hakkında bilgi veriyor


    Labranda’nın kayalara oyulmuş mezarları, 1953´te Profesör Paul Åström tarafindan yayımlanmamış bir çalışma ile sunuldu. Bu zamana kadar 37 adet mezar biliniyordu. 2005 yılında bunlara ek olarak 20 mezar daha keşfedildi. Bu mezarların üzerine yapılacak olan son yayım hakkında görüşmeler başlatıldı.

    Bu yıl kazı, Bordeaux Üniversitesinde Karia mezarları üzerine yaptığı çalışmasıyla doktora derecesini alan Olivier Henry tarafindan ziyaret edildi. Dr. Henry’nin gelecek sene projeye katılması ve The Necropolis of Labranda’nın yeni sayısındaki mezarlar üzerine olan çalışmayı bitirmesi kararlaştırıldı.


    Son olarak Göksan Keskin pişmiş toprak heykelcikler üzerine yapılacak yayın üstüne çalışmaya devam etti.



    Kültürel Mirası Koruma ve Güvenlik ile İlgili Müdahaleler ve Ören yerinin Turizm Açısından Açık Hava Müzesi Olarak Değerinin Artırılması



   
Bu kapsamda, bu yaz en önemli görevlerimizden biri depomuza metal raflar yerleştirmemiz olmuştur. Eski tahtadan yapılmış raflarımız zaten eğilmiş ve düşmeye yüz tutmuştu. Yeni raflar, geçen sene depoya güvenli demir kapıları takan yerli halktan olan demir ustamız tarafından tamamen demirden yapıldı.


Depodaki yeni metal rafların görünümü


Bütün çömlek kapların yerleri değiştirildi ve yeni raflara konuldu. Bu yeni raflar tavan ve arka duvara sabitleştirildiler (Resim 26). Ayrıca halen yerde duran birçok küçük arkeolojik mermer parçaları için bir raf yapmayı tasarlıyoruz.




    Bunların dışında Labranda’nın girişini yeni çitler ile çevirdik. Bu sayede hem ziyaretçiler, bizim yeni bilgi levhalarımızın bulunduğu rotayı kolaylıkla takip edebilecek; hem de bölgedeki mera hayvanlarının sahaya girerek arkeolojik alana zarar vermesi engellenmiş olacaktır. Bu yeni çit tamamen odundan ve demir çivi kullanılmaksızın yapıldı ve bu çok çekici ve işlevsel oldu. Bu çitler yapılırken Eski Uppsala’daki tahta çitler model olarak alındı. Ayrıca marangozumuzdan sandalyeleri ile birlikte üç masa yapmasını istedik ki şimdi onları kazı alanındaki dinlenme yerine yerleştirdik.


Arkeolojik alan girişindeki yeni ahşap çitlerin görünümü



    Tapınak binasının yapımını ziyaretçilere açıklayabilmek için tapınağın batı bölgesine Hellström ve Thieme orjinal
bölümleriyle tapınağın saçaklığının bir kısmını yeniden inşa ettiler.



Hellström ve Thieme tapınağın saçaklığının bir kısmını yeniden inşa ederlerken




Son olarak, Labranda’daki iki eski yayla evimizi restore edebildik. Labranda’ya İsveçliler gelmeden önce bu tür evler Kargıcak köylülerince yiyecekleri için depo olarak kullanılıyordu. Sonradan bu evlerin ikisi İsveçliler tarafından satın alındı ama ne yazık ki, bakımsızlıktan dolayı çatıları çökt ve bu nedenle geçen
iki sene boyunca çalışmalarımız sırasında bu evleri kullanamadık. Uppsala Üniversitesi’n de kültürel ve doğal mirası koruma misyonu ile çalışan Hellgren Vakfı’nın desteğiyle çatıları yeni ahşap hatıllar ve çatı kirişleriyle onardık. Erimeye ve çürümeye yüz tutmuş kapı ve pencere kepenkleri yenileri ile değiştirildi ve duvarlar sağlamlaştırıldı.


Kazı evindeki yeni ahşap tavan


Önümüzdeki yıl, evin tabanını yeni kiremit rengi yer karoları ile kaplanması planlanmaktadır. Gelecek yaz bu iki evi hem kazı evi ve kütüphane, hem de korunmada öncelikli ve hassas kazı aletleri ve çizim malzemelerini koyacağımız depo olarak tekrar kullanmayı planlıyoruz.



    EK


    1948 yılında Prof. Axel W. Persson Tunç Çağ’ına ait arkeolojik kalıntılar bulmak ümidiyle Labranda’ya geldi. İlk kazılarda M.Ö. 7. yüzyıldan daha erken dönemlere ait herhangi arkeolojik bir malzeme bulunamadı. Ama bu sene Burgaz’daki kalenin temizlenmesi süresince, bir taş üstüne kazınmış, halka şeklinde noktalı benekli bir sembol keşfedildi.


Burgaz Kale yanında saptanan Hititçe – Luvice resim yazısı


Halka yaklaşık 15 sm çapında mükemmel bir biçimde oyulmuş ve pürüzsüz bir dokuya sahiptir. Halka tamamen yuvarlak değildir, ve bir tarafının şekli beş benekten dolayı bozulmuştur. Bunun bir Hititçe – Luvice resim yazısı olması muhtemeldir. Son zamanlarda Hititçe – Luvice resim yazıları Labranda’nın 15 km. güneybatısında bulunan Suratkaya’da saptanmıştır. Bu parça belki de Tunç Çağ’ından kalan ve Axel W. Persson’un bulmak ümidiyle Labranda’ya geldiği arkeolojik buluntudur.




Ayı ayağına benzeyen sembolün yakın çekim fotoğrafı.












Lars Karlsson

 

Labranda’daki arkeolojik çalışmamız, Ake Wibergs Stiftelse, Helge Ax:son Johnsons Stiftelse, Magn Bergvalls Stiftelse, Gunvor och Josef Aners Stiftelse ve E. Hellgren’in Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Vakfı tarafından maddi olarak desteklenmiştir. Yapılan maddi destek sayesinde bu yıl başarılı ve üretken bir çalışma sezonu gerçekleştirmemiz mümkün olmuştur. Bu nedenle projemize destek olan kurum ve kuruluşlara minnettarız.

>>shapeimage_4_link_0

2006 yılı Ekibi